15 Temmuz 2008 Salı

Gerçeği Neşeli Bir Kayıtsızlıkla Eleştirmenin Dili: İroni

Elif Dastarlı

Sanat tarihi disiplini, kişileri, eserleri, üslupları tozlu sayfalarına eklerken acımasızca bir elemeye tabi tutar. Nedenleri ve sonuçları sınırsız tartışılabilecek bu elemenin bize bıraktıklarından 20. yüzyıl sanatına bakacak olursak, literatürün en renkli sayfalarıyla karşılaşırız kuşkusuz. Modernizmin buhranını üstünden atmaya çalışırken nihilizm hastalığına gönüllü bir şekilde yakalanmış, id / ego / süper egosunu keşfederken tez / antitez / senteze varmış, neo’lardan anti’lere uzanıp pre’lerle post’ların arasına sıkışmış, öl/dürül/müş, diril/til/miştir 20. yüzyıl sanatı. Bütün bu dönüşüm, değişim paradoksunda herhalde hiç olmadığı kadar ehlileşmiş ve hiç olmadığı kadar asileşmiştir de. Biçimde ve içerikte kişilerin ve grupların sanat anlayışlarının birbirlerine zincirleme etki – tepkileriyle beliren dünya sanatının yakın geçmişi, yine yaklaşık yüzyıldır sayısı ve çeşitliliği yöntemleriyle doğru orantıda artan kaynakların şimdiye dek üzerinde durmaya pek de tenezzül etmediği bir görünüm arz eder aslında. Eleştiri olgusunu esas alarak farklı hedeflere farklı biçimlerde ama benzer amaçlarla yönelenleri, tartışma yaratmak isteyip başaranları tartışalım biz bu yazıda. Uslanmaz bir kararlılıkla söylemlerini geliştirenlerin, parodik ve aslında ironik dillerinin izini sürelim. Ve o can yakıcı soruyu soralım: bir zamanlar ehlileştirilemeyenin post kahramanlar haline dönüştüğü günümüzde, insanlık tarihindeki en kestirmeci ve kurnazca biçemlerden ironinin bundaki payı nedir?
Birçok konuda olduğu gibi sanat ve eleştiri ilişkisinde kişi ve grupların yaklaşımları birbirleriyle çakışmıştır. Dadacılar adına Tristin Tzara “Bir sanat yapıtı, yasa gereği, nesnel olarak, herkes için, hiçbir zaman güzel değildir. Demek ki eleştiri gereksizdir, eleştiri her birey için, yalnızca öznel olarak ve en küçük bir genel nitelik taşımaksızın vardır.”(1) derken Kavramsal Sanat’ın önemli ismi Joseph Kosuth, “Kavramsal sanat eleştirmenin görevini de üstlenerek onu gereksiz kılar.”(2) sözleriyle, bu sanat biçiminin mottosunu açıklamıştır. Eleştiri hakkında, gruplar bazında veya kişiler düzeyinde birbirinden farklı onlarca yaklaşım sayılabilir elbette. Burada Dadaizm ile Kavramsal Sanat’ı örnek vermek konumuz açısından ayrıca önemlidir çünkü eleştiri meselesine yaklaşımları böylesine farklıyken bu iki sanat anlayışı, sanatın argümanlarını kullanarak eleştirel bir dili, sanat dâhilindeki eleştiriyi geliştirmişlerdir. Yani, dönemlerine damgasını vurmuş bu iki üslup, parodileştirme yoluyla ironik bir dili benimsemişlerdir. Peki nedir ironi?
Kavram olarak kökeni Antik döneme kadar götürülebilecek ironi, Sokratesçi tanımıyla bilenin bilmiyormuş gibi yapması yani sözde cehalettir. Cicero, söylenenle söylenmek istenenin ayrılığı, bir tür riyakârlık olarak almıştır ironiyi. Hegel de, sanatta ironi için şunları söyler: “...bu ironik sanatsal hayat ustalığı, kendisini tanrısal bir yaratıcı deha olarak kavrar; böyle bir deha için herhangi bir şey ve her şey yalnızca tözsel olmayan bir yaratıktır. Öyle ki kendisinin her şeyden bağımsız ve özgür olduğunu bilen yaratıcı, kendi yarattığına bağımlı değildir; çünkü o, bunu yarattığı kadar yok da edebilir. Bu durumda bu tanrısal dehanın bakış açısına yükselmiş olan kimse, bütün diğer insanları kendi yüksek mertebesinden aşağıda görür, çünkü o, diğer insanları, yasayı, ahlakı vb. kendileri için hala sabit, özsel ve zorlayıcı saymalarından ötürü, budala ve sınırlı ilan eder...”(3) Hegel’den hareketle, ironik öznenin kendinde her şeyi yapma kudretini görmesinin tanrılığa özenmesiyle eş olduğunun altını çizmek gerekir. Bu nokta, alaycı, müstehzi bir referansla takınılan üstten tavrı açıklar niteliktedir çünkü.
Plastik sanatlarda ironi üstüne inşa edilmiş eserlerin en erken örneklerine Alman Romantizmi’nde rastlarız. Hatta Hegel’in kendisi için “ironinin babası” tabirini kullandığı Friedrich Schlegel “İroni estetik bir pratiktir, araçtır.” sözleriyle bu savı doğrular. Ancak romantiklerin kullandığı ironi, içe dönük ve parodiden yoksun bir dil olmasıyla, 20. yüzyıl sanatındaki örneklerinden oldukça farklıdır.
Romantizm’den kısa bir zaman sonra, Manet’nin dönemin ahlak anlayışını örtük bir anlatımla sarsma gayreti, verebileceğimiz erken örnekler arasındadır. Belki de tarihin ilk “züppe”si Manet, geçmiş ustaların Venüs kompozisyonlarına öykünerek oluşturduğu “Olympia” adlı eserinde tanrıça olarak bir fahişeyi resmetmiş, kadının boynundaki, dönemin “ahlaksızlığı”nın işareti siyah kurdeleyi de sanat otoritelerinin eskimiş anlayışlarına meydan okurcasına göstermiştir.
Manet gibi pek çok sanatçı, hâkim sanat anlayışı Akademizm’e ve onun memurlarına karşı sert tavır geliştirmiştir. Akademizm zamanla etkinliğini yitirse de, sanatın “sahibi” egemen sınıf onun yarattığı boşluğa başka akım ve üslupları devşirerek geçirmeyi başarmıştır; Manet’nin ve empresyonistlerin başına gelenler gibi. Buradan sanatın varlık nedeni hakkında pragmatist yaklaşımlarla kestirme bir sonuca gitmeden, 20. yüzyıldaki örnekleri ele almak şarttır.
1910 yılında gerçekleştirilmiş bir eylem, 20. yüzyılın geneline damgasını vuracak ironik biçimin önemli ipuçlarını taşır. Yenilikçi hareketlerin kendilerine mecra bulduğu Paris’teki Bağımsız Sanatçılar sergisine, sonradan gazeteci Roland Dorgeles olduğu öğrenilen biri, aptal anlamına gelen “aliboron” sözcüğünden türettiği “Boronali” imzasıyla bir tablo gönderir. “Adriyatik'te Gün Batımı” adlı tablo, seçici kurulu olmayan Bağımsızlar Salonu’nda sergilenir. Ancak daha sonra Roland Dorgeles ve arkadaşları gerçeği açıklarlar: Resmi, bir eşeğin kuyruğuna fırça bağlayıp, hayvanı tuval bezi üstünde hareket ettirerek elde etmişlerdir; yani ressam bir eşektir.
Kuşkusuz yarattığı kırılmayla geleceği olduğu kadar geçmişi de etkileyen Duchamp, zekice kurguladığı ironik işleriyle “ironinin asıl babası” olarak nitelenebilir. Onun tavrı, yoruma gerek bırakmayacak kadar açıktır. Asgari düzeyde müdahalelerle gerçekleştirdiği hazır yapımları için “İşte bu ironidir!” der. Yapıtları yine kendi deyimiyle “görsel aldırmazlık” ilkesine uygundur. Bu aldırmazlık, “serin duruş” olarak tarif edebileceğimiz “cool” olmayla aynı kefededir ve birçok örneklerden de anlaşılabileceği gibi, ironik dilin Duchamp kaynaklı sanat biçiminin karakteristiği olmuştur.
Duchamp’ın 1917 yılında New York Bağımsızlar Sergisi’nce reddedilen pisuardan bozma “Fountain”i, sanat nesnesinin metalaşmasına tavır almak; izleyiciyi beklediği, umduğu estetik zevkten yoksun bırakmak; sanatçının müdahalesini en aza indirgeyerek yaratıcılık kavramını ve sanatın anlamını tartışmak amacıyla sergiye gönderilmişti. Peki, iş gerçekten amacına varmış mıdır? Halen hakkında konuşuyor olmamız bunu gösterir mi?
Duchamp’ın, Rembrandt’ın bir resmini ütü masası yapma fikri ve “L.H.O.O.Q.” adını verdiği çalışması, eski ustalara göndermeler içeren yine ironi eksenli örneklerdendir. Belki de esas ironik olan, 1919 yılında yüksek sanatı eleştirmek için bir “Mona Lisa” röprodüksiyonuna bıyık ve sakal çizdiği, altına da argo birtakım sözcükleri çağrıştıran harfler olan “L.H.O.O.Q.” yazdığı işinin, muhtemelen fahiş fiyatlara satılmış ve bugün Paris’te özel bir koleksiyonda yer alıyor olmasıdır!
Eğer iddia edildiği gibi en parlak fikir en iyi sanat eseriyse, en ideal dadacının Jacques Vache olduğunu öne sürebiliriz! Vache fikir düzeyinde dadacıdır, çünkü oldukça ileri görüşlülükle -ya da belki tembellik eksenli bir kurnazlıkla-, mevcut sanata karşı üretilenlerin de onu desteklediği fikrinden hareketle hiçbir şey üretmemiştir.(4)
Piero Manzoni’nin “Sanatçı Boku” adlı işi, Duchamp’ın ironisini de aşan, fazlasıyla kinik ve parodik bir örnektir. Sanatçı Mayıs1961’de Milano’da yaşarken, 90 adet sanatçı boku konservesi “imal etmiştir.” Birden doksana kadar numaralandırdığı konservelerin etiketlerine de İtalyanca, İngilizce, Fransızca ve Almanca olarak; “İçindekiler: Sanatçı Boku, 30 gr. Net. Mayıs 1961’de taze biçimde hazırlanarak üretilmiştir ve konserve edilmiştir.” yazmıştır. Manzoni, sanatın pazarlanabilirliğini eleştirirken, maruz kaldığı ideolojinin söylemlerini kullanmış ve bu noktadan eleştirel bir duruş geliştirmeye çalışmıştır. Sinizmin en tipik halini kötücül bir tavırla örneklendiren ve bunu karakteristik biçimde durumu var eden koşulların değişeceğine inanmadan yapan Manzoni, aslında güncel sanatın da pazarlamaya ne kadar açık olduğunu görmüş olabilir.
Zamanla sanat, “sanat olmayan” biçiminde ortaya konan nesneden de arındırılmıştır. Joseph Kosuth ve arkadaşlarının dokümanter çalışmaları, Fluxus, happeningler, performanslar ve daha birçok örnek söz konusu anlayış içinde sayılabilir. Ancak şunu iddia edebiliriz ki, Postmodernizm’den de hız alan ve çeşitlenen sanat üretimi, özelde durduğu nokta neye karşı ve hangi sertlikte olursa olsun, Duchamp çizgisini devam ettirmiştir. Guy Debord’un kurucuları arasında olduğu Sitüasyonist Enternasyonel gibi politik eksenli ve var olanı deşifre etme yönünde esaslı çalışmalara imza atmış hareketler, bu çizginin dışında tutulabilir. Ancak sayıları çok azdır.
Güncel olanın alınıp satılmaya başlanmasıyla ivme kazanan hareketlilikte ard arda açılan çağdaş sanat galerileri ve müzeler, kendisine karşı üretilenleri anında asimile etmeye başlamıştır. Buradan sonraki üretimlerde, ironiyle harmanlanmış ve artık ayrılması mümkün olmayan eleştirel tavır gittikçe sertleşir. Tam bu noktada bir parantez açarak belirtmek gerekir ki ironiyi besleyen en önemli stratejilerden biri de “kitsch”tir. Sanatçı, kitle kültürünü kitlenin elinden alıp kendi kodlarını kullanarak kitschler yaratır ve böylelikle kitle karşısında saygın yerini, “parlak” fikirleriyle sağlama almış olur. Kitsch yapan en bilindik isim, Amerikalı, Wall Street’te borsacıyken sanatçı olmaya karar vermiş Jeff Koons’tur. Birbirinden “eğlenceli” işleri arasında en dikkat çekenler, halkın günlük hayatı naif biçimde süslemek için kullandığı biblolar, -plastik ya da değil- çiçekler ve çiçeklerle oluşturduğu köpeklerdir.
Günümüze yaklaştıkça sertleşen tavır hakkında akıllara gelebilecek ilk isim Aleksander Brener’dir. Ocak 1997 tarihinde, Stedelijk Museum’da Malevich’in “Beyaz Üstüne Beyaz” olarak da bilinen “Suprematism 1920–1927” adlı eseri üstüne yeşil sprey boyayla “$” işareti çizer Brener. Bu eylemiyle resimde çarmıh gibi duran biçimin üzerinde doları çarmıha gerdiğini söylese de asıl amacı, Modernizm’in en karakteristik tarzdaki resimlerini üreten Malevich’in, resmin plastiğini götürebileceği en aykırı noktaya götürdüğü kabul edilen ve “son” ilan edilen resmini kinci bir tavırla deforme ederek; ona zarar vererek, yine kendisi de sanat yaptığını iddia etmesidir. Hatta Brener yargılandığı mahkemede, bu eylemi Malevich’le diyalog olarak gördüğünü söyler. Brener’in başka bir eylemi de Moskova Güzel Sanatlar Müzesi'ndeki bir Van Gogh resminin önünde "Vincent Vincent" diye bağırarak altına yapmasıdır.
Bir başka aktivist sanatçı da Pierre Pinoncelli’dir. Centre Pompidou'da gerçekleşen Dada sergisinde Marcel Duchamp'ın "çeşme"sini çekiç marifetiyle kırmış ve kendisini “bir dada eylemcisi” olarak sunmuştur. Yine Pinoncelli 1993 yılında "Fountain"e işeyerek nesneyi asıl işlevine geri döndürmek istediğini de belirtmiştir. Ama artık bu imkansız bir şeydir!
Duchmap’dan bu yana üretilenlerde, başka işlere yapılan göndermelerle anlamsızı oluşturma çabaları; taklit ve deformasyon; röprodüksiyon ve hatta röprodüksiyonun da röprodüksiyonunu üretme ile haleyi kırma gayreti; sıradanlaştırma, hayatın içinde eritme isteği; şaşırtma daha da ötesi şok etmeye duyulan amansız istek; takıntı halini yüzeye çıkarma, fetişlik; blöf; şantaj; hiçleştirme... Müstehzi bir tavırla yapılan tüm provokatif ve ironik meydan okumalar, hem de hepsi, günümüze gelene kadar eğlence halini aldı. Sadece “Fountain”in dünyanın farklı yerlerindeki sekiz müzede kopyalarının bulunması, sistemin tuttuğu alkışlarla ironiyi eğlenmek için lehine çevirdiğinin en güzel kanıtı. Duchamp’la aynı fikirden yola çıkan ancak nesnesizlik idealiyle onun karşı kutbundaki Vache’nin bugün pek bilinmiyor oluşu, tam da müzelerin sergileyecekleri birer Vache eseri bulamamalarından. Aynı zamanda Dada’dan Bauhaus’a tüm avangard hareketlerin sanat-hayat çelişkisinde sanatı hayat gerçekliğine dönüştürme çabaları, sistemin her şeyi birer ürün haline dönüştürmesine yol açtı. Duchamp geleneği başarılı oldu: artık her şey sanat; ya da hiçbir şey sanat değil! Bu durumda ideolojik bir tavır olarak avangardizmi benimsiyorsak, avangart olanı müzede izlemek yerine, Pierre Pinoncelli’nin eylemlerini desteklemek değil mi doğru olan? Özünden saptırılarak meta haline getirilen Duchamp’ın protestosunu sürdürmenin yolu, onu piyasa kuralları içinde yinelemek yerine tamamıyla yıkmaktan başka ne olabilir?
Bu, fazlasıyla çelişkili meselede doğru tavır almak oldukça zor! Kesinlikle gözden kaçmaması gereken bir konu var: Bugün Fransız hükümeti tarafından yargılanmış, hapis ve para cezasına çarptırılmış olsa da hiç kimse, Pinoncelli’nin kaderinin Duchamp’ınkiyle aynı olmayacağının garantisini veremez. Hatta iddia edilebilir ki bundan elli yıl sonra büyük bir olasılıkla Pinoncelli eylemlerinin fotoğrafları, videoları “Fountain”in arkasındaki duvarda sergilenecektir. Çünkü sistem, alternatiflerini kendi içinde eriterek güçlerini yitirmelerine neden olmakta ve söylemlerinin içeriğini boşaltmakta. Sanatçı, yüksek eleştirel amaçlar adına kendine mal etmeye çalıştığı dil tarafından karşısında bulunduğu şeyin içine fırlatılıyor. İçine almaya uğraştığı şeyin içine giriyor. Yıkıcı olan, gösteri dünyasında eğlence haline geldi, çünkü kurallara meydan okuyanlar da statükonun geleneksel kurallarını kullandılar. Sitüasyonist Enternasyonal bile, 90’larda büyük müzelerde gerçekleştirilen retrospektif sergilerle ya da kendisine bu devrimci hareketi örnek aldığını iddia ederek “durum”u ve “gösteri”yi tarz edinenler yüzünden tüketildi.
Postmodernizm’in kendine özgü stratejileri ile artık “eklektizm”, “simülakr”, “ironi” gibi kelimelerle tanımlanır oldu sanat. 2002 yılında yazdığı makalesinde Jean Baudrillard’ın şu sözlerini alıntılamakta fayda var. Baudrillard, söylediklerine karşın kim olduğuyla ironiyi kimseye kaptırmıyor!
“Güncel sanat, geçmişi oyunlaştırarak ve kitsch’leştirerek kendi hesabına geçirmektedir. Bu yeniden kazanım işlemi, bir tür fosilleşmiş ironidir. Bu ironi sanat tarihinin en son aşamasıdır. Sanki sanat da tarih gibi, kendi çöp kutularını karıştırarak, atıklar içinde kendi kurtuluş yolunu arar gibidir. Çağdaş sanat eserlerinin pek çoğunun zerre kadar değere sahip olmayan bir görünüm sunduğu söylenebilir. Günümüz sanatçılarının esin kaynağı anlamsızlık, saçmalık ve sıradanlıktan ibarettir. Açıkçası yoksul göstergeler sunulmaktadır bize. Hiçlik, değersizlik ve anlamsızlık üzerinde herhangi bir hak iddia edilemez, bunlar yeniden canlandırılamaz ve kendileriyle ilgili kurallar konulamaz. Hiçlik pazarıyla, reklam denilen hiçlik, insanları, kendilerine rağmen, kendilerine sunulanlara değer vermeye zorlamaya çalışan bir blöf ve şantajdan ibarettir. (…) Sanat yapan sanatçılarımız fetiş üretiyorlar ve ne yazık ki büyüsünü yitirmiş fetişler üretiyorlar. (…) Her şeyin estetiğin alanı içine sokulduğu bir ortamda, sanat diye bir şey olamaz.”(5)
Çözümsüzlükler içinde kıvranmak yerine trajediyi geri çağırmayı ve asıl sahiplerine iade etmeyi öğütlemek gerek sonuç olarak. Kırılacak makineler yok artık; nesneyle uğraşmak yerine ardındaki fikri hedef almalı. Biçim ise yeni proleterlerini bekliyor.

Dipnotlar
1 Tristin Tzara, Dada Manifestoları, Çev. Elif Gökteke, Norgunk Yayıncılık, İst. 2004, s. 16.
2 Joseph Kosuth, “Giriş Notu”, aktaran Şükrü Aysan (ed.), Sanat Olarak Betik.
3 G.W.F.Hegel, Estetik, C. 1, Payel Yayınevi, İstanbul 1994, s. 65-66.
4 Andy Warhol ve Pop Sanat’ın, sanatın gündelik olanla aynılaşmasından yola çıkarak reklam ve piyasaya endeksli üretimlerinin tamamını illa ki söz konusu düzlemde değerlendirebiliriz. Konuyu dağıtmamak için bu deryaya girmemekte fayda var!
5 Jean Baudrillard, İllüzyon, Yitirilen İllüzyon ve Estetik, Doğu-Batı Dergisi, Sayı: 19 Mayıs-Haziran-Temmuz 2002, Çeviren: Oğuz Adanır, ss. 9-29

Not: 2007 rh+ Plastik Sanatlar Dergisi, Haziran - 41. sayısında yayınlanmıştır.



"Boronali"















Piero Manzoni, "Sanatçı Boku"














Pierre Pinoncelli

Sanatın "Kiç"i

Elif Dastarlı

19. yüzyılda yükselen modernist yöntemlere karşı “dürüst” el işçiliğinin tarafındakiler zamanla “nostaljik” olarak nitelendi. Zira Batı sanatının girdiği çıkmazdan kurtulabilme umuduyla kabul edilen, süsün son direnişi sayılabilecek Art Nouveau’nun modernist sanat tarafından adeta ezilmesi de bunun göstergesi. Ancak bu dönemden kriter olarak zihinlere yerleşen “ev yapımı” sıfatı, dönüp dolaşıp 20. yüzyılda kiç (kitsch) biçiminde karşımıza çıktı! İnsan ile madde arasına giren makineye karşı duruşu hedefleyerek, günlük kullanımın içindeki estetik hazla halkın yaşama sevincine ulaşabilmek için benimsenen Art Nouveau hareketi de, fazlaca kırılgan zarifliği ve aşırı süsü ile “kiç” olarak nitelenebilir bugün. Çelişki yaratmak için üretilmiş ancak kendi içinde çelişkiden bir türlü kurtulamamış kiç kavramının altını oymaya çalışalım bu yazıda. Hatta cüretimizi artırıp, kendini salt karşıtıyla var etme çabasındakinin yöntem ve fikir kısırlığına mahkûmiyetini açıklayalım!
Kiç’in “topluma mal etme” iyi niyetliliğinden ortaya çıkmasına karşın nihayetinde “düşük beğeni düzeyine hitap eden” oluşu, altında pek de gizlenemeyen bir art niyeti barındırıyor. Çünkü genel olan, düşük beğeni düzeyine sahiptir bu fikre göre!(1) Clement Greenberg o ünlü makalesi “Avant-garde and Kitsch”te, Modernist sanatın tüketim kültürüne karşı kiç’in bir direnme yolu olduğunu öne sürerken de, Art Nouveau’yu ortaya çıkaran fikirlerin etkisinden kurtulamamıştı hala. Greenberg makalesini yazalı henüz çok olmadan, Pop Art’ın kitlelere mal olmuş imgeleri kullanarak sistemi eleştirmesinden, sistemin olumlanması için söylemler üretmeye başladığı noktaya dönüşmesi ise adeta tarihin bir dersi gibidir. Üretenin estetik ve etik derdi ne olursa olsun, genele mal olmuşun elindekini alıp onunla geneli eleştirmek için kiç’e başvurmak, Pop Art’ın makûs kaderini hatırlatıyor. Oysa neredeyse yüz yıldır kiç üretmeye devam ediliyor. Yola çıkılan nokta aynı: sanatı, biricik olmaya karşı anti-elitist bir çizgiye çekmek.
Çok uluslu Kapitalizm’in kültürel mantığı(postmodernizm), sanatta estetik değerler olarak “kiç”, bilerek yapılmış kiç anlamındaki “kemp”, “pastiş”, “retro” gibi kavramları popüler düzeye taşıdı. Onları, günümüzde eğlence ile sanatın birbirine geçtiği belirsizliğin töz’ü haline getirdi. Bunu ise, inadına alaycı eleştiriyi sinik ve kinik biçimde benimseyerek, coşkun radikalizm içinde bir kayıtsızlık haliyle yaptı. Böylece kiç’in sanattaki açılımı artık, popüler dolayısıyla düşük değerli yani amiyane olan tanımından oldukça ötede. Bu noktaya nasıl gelindiği ise, Baudrillard’ın simülasyon kuramından yola çıkarak açıklanabilir. Doğaya öykünen insanın, mimesis, yani taklit ile onu sanatın nesnesi yaptığından bahseder önce Baudrillard. Ancak zamanla doğadan kopmanın yarattığı örnek boşluğunu nesnenin yine kendiyle doldurduğunu söyler ve buradan simülasyon kuramına varır.(2) Sanat taklidi taklit etmeye başlamıştır. Kiç de, doğallık derecesinin kat be kat üstünde yani aşırı düzeydeki “gerçekliğini”, taklidin taklidiyle sağlamıştır. Hazır kalıpların içinden üretilirken tekrarlara dayalı olması nedeniyle de, hayat kaidelerinin tekrarından başka bir şey olamamıştır. Kimilerince iddia edilebileceği gibi, kiç’in kiç olabilmesi için samimiyete gereksinim duyulması savı, bu kavramın kendini en baştan gayrı samimilik üzerine kurması ile yine en baştan savuşturulmuş olur. Tam burada “ev yapımı” duygusallığın berraklaşmış formu kiç’in kendi karşıtına nasıl dönüştüğüne tanıklık etmek amacıyla günümüz sanatına bakmak, konuya açıklık getirmemize yardım edecektir.
Kiç denince akla gelebilecek ilk isim, Wall Street’te borsacıyken sanatçı olmaya karar vermiş ve olmuş(!) Jeff Koons’tur herhalde. Kent meydanlarına basit ve göz alıcı malzemeden yaptığı büyük köpekleri ya da benzer birçok çalışması, bizi kiç’in tanımına götürebilecek kadar tipik üretimlerdir. Koons’un porselen bibloları, yine Art Nouvo temelli, halkın evini güzelleştirme geleneğinin bir parçasının yeniden yorumudur. 20. yüzyılın en ucuz, her şekle giren dâhiyane buluşu, petrol artığı plastik de Koons gibi kiç üreten sanatçıların sıkça kullandığı bir malzemedir. Peki, Batı’da Koons gibi bir kiç üreticisi hala çalışmaktayken ülkemizdeki durum nedir?
2007 yılındayız ve bugün yakın geçmişimiz olan 80’li yıllar, her şeyiyle kiç kabul edilmekte. İlginçtir, ülkemizde Batılı anlamda kiçin görülmeye başlandığı yıllar da bu döneme denk geliyor. 12 Eylül darbesi ile serbest piyasa açık pazar ekonomisine geçiş önündeki engellerin etkisiz hale getirilmesi, toplumsal depolitizasyon, global sermaye ile bütünleşen burjuvazi, bu ilişkiler içinde oynadıkları rollerle refah düzeyi yükselen, imtiyazlandırılan yeni profesyoneller, Batı’ya özellikle de ABD’ye yeni bir pazar olarak açılan Türkiye... Sayısal ve mekansal olarak yaygınlaşan sanat galerileri... Yaşanan neo liberal dönüşüm ile sanatçı ve sanat kuramcısının da “profesyonel” bir kimliğe kayması, seçkinleşmesi. Bu şartlarda bazı sanatçılar avangart mirası yeniden üretirken, mizahın kutusundan kendilerine malzeme devşirmeye de başlıyorlar. Eleştirinin saklı kalmaya mahkûm olduğu karabasan yıllarında, mizahi özelliğiyle kiç üretimi de sanatçılar tarafından eleştirellik sayılmış olsa gerek. Ancak tüm şartlar değerlendirildiğinde, kiç’in 80’li yıllarda üretilmeye başlanmasının asıl nedeni olarak, bahsi geçen toplumsal dönüşüm ile Amerikancı bir yaşam biçiminin kendini dayatması görülebilir.
Farklı üslubuyla yıllardır güncel sanat çalışan Gülsün Karamustafa, erken dönemlerinden bugüne, kiç’i sanat biçiminin kaçınılmazı haline getirmiş isimlerdendir. 1981 tarihli, dönemin her türlü popüler ürününü tekeline almış ve alt sınıfın kültürü haline gelmiş arabeski “eleştirdiği” çalışması “Dertler Benim” tipik bir kiç sanattır. Yine kullanım değerine sahip yani gerçek bir seccade olarak ürettiği “Elvisli Seccade”, 1986 yılına tarihlenir. Karamustafa’nın bir diğer çalışması “Starwars”, tişörtünde filmin adı yazan köylü bir kadını gösterir. Bu kadının Starwars fanatiği olmasının pek mümkün görünmemesi, haliyle işin ne anlattığını ya da kimi neden eleştirdiğini düşünmeye iter izleyiciyi.
Toplumun en önemli değerlerden biri olarak kabul ettiği milliyetçilik de kiç’in malzemesi olmuştur. Halil Altındere’nin “Süper Türk” adlı çalışmasında, süperman tişörtlü bıyıklı tipik “Türk figür”, Türklüğü komikleştirmenin bir biçimidir. Kitlelerin üzerine adeta sinmiş milliyetçilik siyasi bilinç açısından oldukça geri bir mevzi olsa da, burada onu eleştirmenin alt sınıfları komikleştirmeye denk düşmesi, pek etik bir izlenim vermez. Yine Altındere’nin beyaz çorap içine sıkıştırılmış Marlboro paketini gösterdiği çalışması, beyaz çorap giyme “zevksizliği”ne sahip ama Marlboro içmekten de geri kalmayacak “görgüsüzlükteki” alt sınıfları deşifre eder. Bir başka sanatçı Şener Özmen’in, Tracey Emin’i kaçıran kurgu karakterinin adı “Abdülbaki Readymade” de benzer bir tavra sahiptir.
Gelenekselliği hedef alan ve bunu, geleneksel olanın üstüne hiçbir şey eklemeden, onu sadece sanat ortamında spotlar altına taşıyıp “öteki”nin bakışlarına sunarak yapan sanatçıların sıkça başvurduğu bir başka tema, “ev içi”dir. Teşhir etmeye meyilli “üretici zihin”, kuşkusuz çok uzağa değil, kendi evine yönelerek bir tür kendini inkâr sürecine girer. Halil Altındere’nin 2002 yılına tarihlenen “Annem Fluxusu Seviyor Çünkü Fluxus Bir Anti-Sanattır”, örneklerden yalnızca biridir. Yine Şener Özmen’in, baloncuklu plastiğin balonlarını bütün ciddiyetleriyle patlatan iki kadını gösterdiği “The Work”ü, boş işe, boş zamana, yani boşluğa gönderme yapan ve yoksul ailelerin kadınlarının para kazanmak için eve ufak tefek iş alma zorunluluklarını parodileştiren, bunu ise koşulların değişeceğine en ufak bir inanç duymadan yapan sinik bir çalışmadır. Yoksulluğun sanatta böyle gösterilmesi, bir biçimde dertleri zevk edinme halini ortaya çıkarır. Bu örnekte, kadınların içinde bulunduğu ev ortamı, kurgulanamayacak kadar “mükemmel” bir gerçekçiliktedir.
Kurgu, “gerçek”in gerçekliğini bozmanın aracıdır. Abartı ile gerçeği betimleyen kurgu, gerçeği olduğundan en uzak noktaya götürmenin en kolay biçimidir. Sanatçı Ahmet Öğüt’ün Şener Özmen ile röportaj yapıyormuş gibi yaptığı röportajına(!) bir de fotoğraf eklemek fikrinden çıkan, şipşak çektirilen kiç fotoğraf, kurgunun nerede başladığı gerçeğin nerede bittiğinin iyice birbirine karıştığı biçimdedir. Bu işle örneklendirilen tavır, nihayetinde gerçek diye bir şeyin olmadığını iddia etmeye varmaktadır. Oysa unutulan şey, trajik gerçeğin yeniden gelmek için daima tetikte beklediğidir!
Yine Ahmet Öğüt’ün ilk Türk arabası “Devrim”i konu aldığı aynı adlı işi, kendi açıklamasıyla, arabanın neredeyse tamamının elle yapılması nedeniyledir. Zanaata duyulan büyük ilgi, tavır olarak kiçleştirmeyi kaçınılmaz biçimde beraberinde getirmiştir bu çalışmada. Çünkü Devrim, Garanti Bankası Platform Güncel Sanat Merkezi’nin duvarına yine elle çizilmiştir!
Nisan ayında Platform Garanti Güncel Sanat Merkezi’nde gerçekleşen “Güncel Sanatta Sınıf Egemenliği” sergisindeki işlerden biri, kiç üretenin kötücül niyetini açıkça ele verir. Sergide San Keller, çocuklarının işlerini evlerinde nasıl sergilediklerini göstermek için sanatçı ailelerinin evlerini fotoğraflamıştır. Çocuğunun belki de öğrencilik işi olan Mona Lisa röprodüksiyonunu sobanın tam yanına asan anne-baba ile sanatçı çocuk arasındaki kuşak farkı bir tür kültür farkı olarak lanse edilir.(3) Yadsımanın elbette mümkün olmadığı bu kültür farkını kiçleştirerek afişe etmenin ise pek savunulur bir yanı yoktur. Burcu Günay’ın, Cengiz Tekin’in ya da Volkan Aslan’ın çalışmaları da, ebeveynlerin yaşam alanlarını, gösteri odaklı sanatın malzemesi kılar. Hafriyat grubundan Neriman Polat’ın “Aileye Mahsustur” sergisi için çektiği fotoğraflar, annelerin özenerek hazırladığı “Misafir Odası”nı ironik biçimde mitleştiren ya da el emeği göz nuru dantel vb. işleri kiçleştiren türdendir. Ancak dantelin kendisi değil, danteli yapan anne kiç’in asıl malzemesi olmuştur artık!
Selda Asal’ın, “Evim Güzel Evim” adlı işi ise, ortada, kırmızı göl içinde bir eski ev yıkıntısını altın yaldızlı çerçeve içinde göstererek “kötü sanat beğenisi”ni parodileştirir. Platform Garanti’deki “Burjuvazinin Kucağında” sergisinden bir başka iş olan “Biz Sandığınız Kişiler Değiliz”, benzer stratejiyi ilke edinir. İşin sahibi Annika Erikkson, galerinin güvenlik çalışanı Fevzi Çakmak’a Garanti Bankası resim koleksiyonundan beğendiği resimleri seçmesini öğütlemiş ve sergide onları sıkışık nizamda sergilemiştir. Burada artık alt sınıftan birinin gözünden toplumun “zevksizliği”, galeriyi yüzünde tebessümle gezecek kişinin insiyatifine teslim edilmiştir.(4) Sanatçıların, bozuk düzen eleştirisindeki haklılıklarıyla kabul ettirdikleri “kiç”, bozuk düzenin mağdurlarına küfre dönüşmüştür. Üreten ise, kendini temize çıkarma gayretindedir.
Bugün sanatçılar, kitle kültürünü kitlenin elinden alıp kendi kodlarını kullanarak kiçler yaratmaktalar. Bu, kitle karşısında yerini ve hatta yaratıcılığını sağlama alma dürtüsünü ardında gizliyor. Hatta bugün kiç, tarihinde hiç olmadığı kadar asgari müdahale ile yaratılıyor sanatta. Popüler anlamda düzey düşüklüğü olarak kiç’i üreten yani toplum değil onu yorumlayan, kategorizasyona tabi tutan, deşifre eden entelektüel zihin asıl üretici durumunda.
“Güncel sanat geçmişi oyunlaştırarak ve kitsch’leştirerek kendi hesabına geçirmektedir.” diyor Baudrillard ve devam ediyor; “Bu yeniden kazanım işlemi, bir tür fosilleşmiş ironidir. Bu ironi sanat tarihinin en son aşamasıdır. Sanki sanat da tarih gibi, kendi çöp kutularını karıştırarak, atıklar içinde kendi kurtuluş yolunu arar gibidir.”(5) Böylesi bir ortamda kendini var eden kiç ile eleştirellik amaçlamak oldukça tehlikeli bir durum yaratıyor. Çünkü eleştirel gibi görünen, farkında ya da değil, sistemi onaylamış oluyor bugün.(6) Üstelik bunu yaparken izleyicinin durumu kavramasına meydan vermiyor, çünkü kiç’in ardında saklı anlamı çözmek, “uzman”ın işi. Dolayısıyla yapılması gereken muhalefeti kimseye kaptırmayan üretici, muhatabı olan izleyiciyi de elindeki araçlarla kendi hâkim söyleminin boyunduruğuna sokuyor!
Sanat ile hayat, 20. yüzyıl avangartlarının pek tahmin edemedikleri biçimde giriftleşti. Oysa her şeyin estetik alana sokulduğu bir ortamda, artık sanatın varlığı, ne’liği kuşkuludur. Bu noktada, son sözü Hermann Broch’a bırakalım: “Kiç üreten, her kim olursa olsun... estetik ölçülerle değerlendirilmemelidir, kiç üreten kişinin ahlakı bozuktur; en kötüyü arzulayan bir suçludur o.”(7)

Dipnotlar
1 Söz konusu kavramın popüler düzey ile ilişkisinin sosyolojik bakımdan tartışıldığı yazı için bkz: Hasan Bülent Kahraman, Sanatsal Gerçeklikler, Olgular ve Öteleri, “Kiç: Estetik-Sosyoloji ve Türkiye Denemesi Açısından Bir Bakış Denemesi”, Everest Yayınları, İstanbul 2002, ss: 237-252.
2 Jean Baudrillard, Simülarklar ve Simülasyon, Çev. Oğuz Adanır, Doğu-Batı Yayınları, İstanbul 2003.
3 Bu fotoğraf yine sanatçı Ahmet Öğüt’ün Diyarbakır’da yaşayan ailesinin evinden çekilmiştir.
4 Bu sergiyi ayrıntılı biçimde açıklayan sivri dilli yazı için bkz: Elif Dastarlı, “Burjuvazinin Finosu Güncel Sanat”, rh+sanart dergisi, S. 38, Mart 2007, ss: 26-31.
5 Jean Baudrillard, İllüzyon, Yitirilen İllüzyon ve Estetik, Doğu-Batı Dergisi, Sayı: 19 Mayıs-Haziran-Temmuz 2002, Çeviren: Oğuz Adanır, ss: 9-29.
6 Kiçin günümüzdeki biçimi hakkında “can yakıcı” açıklıktaki yazısı için bkz: Ahmet Oktay, Sanat ve Siyaset, “Kiç Toplumu ve İnsanı” ve “Kiç Üzerine Birkaç Söz Daha”, Everest Yayınları, İstanbul 2004, ss: 284 – 294.
7 Hermann Broch’dan aktaran Donald Kuspit, Sanatın Sonu, Çev. Yasemin Tezgiden, Metis Yay, Şubat 2006, s. 13.

Not: 2007 rh+ Plastik Sanatlar Dergisi, Temmuz - 42. sayısında yayınlanmıştır.





Jeff Koons
















Halil Altındere














Şener Özmen, "The Work"
















Annika Erikkson

4.SAYI

Sergi: documenta 12

Kassel (16 Haziran – 23 Eylül)

100 günlüğüne kurulan çağdaş sanatlar müzesi, "en"lerin sahne aldığı mekan, avantgarde’ın mihenk taşı: documenta, kapılarını sanatçılara ve sanatseverlere, gezginlere ve meraklılara bu yıl 12. kez açıyor.

Çayırların üzerinde piknik yapanlar, gökyüzünde dalgalanan rengarenk bayraklar, kentin tüm café ve barlarını bir anda sanatçıların buluşma mekanlarına çevirenler. Kassel'da bugünlerde her şey sanatla iç içe. Peki ya Miami'deki Art Basel? Ya da Londra'daki Frieze Art? Üzgünüz! Diğer metropollerin ve gözde sanat mekanlarının pabucu, documenta süresince dama atılacak. Sanat dünyasının kalbi 2007 yazında Grimm Kardeşler'e, geleneksel ahşap evlere, Masal Güzergahı'na ve Eder Gölü'nün sakin sularına ev sahipliği yapan Kuzey Hessen'de atacak.

Dünyanın en önemli çağdaş sanat sergisi ve fuarı, sanat dünyasının buluşma noktası ve avantgarde sanatın mihenk taşı olan documenta kapılarını 100 günlüğüne tekrar (16 Haziran – 23 Eylül) açıyor. Haziranla birlikte Kuzey Hessen'de adeta bir sanat olağanüstü hali ilan edilecek: Sanat dünyasının önde gelen isimleri, örneğin "Young British Art" sanatçısı Tracey Emin ya da Leipzig Okulu'ndan kült ressam Neo Rauch Themse Nehri kıyısında ya da Miami Beach'te değil, Fulda Irmağı'nı çevreleyen doğa harikası çayırlarda gezinirken görülecekler.

Kassel'da sanatla ilgili faaliyetlerin tam ortasında, henüz buharı tüten bir fincan çay eşliğinde bu yılki documenta'nın kuratörü Roger M. Buergel'la buluşuyoruz. Kendisini Prusyalı olarak tanımlasa da onun Viyena sosuyla marine edilmiş Borusyalı olduğu söylenebilir. Sonuçta Berlin doğumlu Buergel Viyana'da yaşıyor. documenta'yı yaratmakla görevli bu sanat adamı, ilk bakışta son derece alçakgönüllü görünüyor. İkinci kez bakıldığındaysa ufku geniş bir insan karşımıza çıkıyor. Buergel, sadece Bergpark ve 285 metre rakımıyla Kassel'a hakim bir konumda tüm ihtişamıyla yükselen Wilhelmshöhe sarayını yeni documenta mekanları haline getirmekle yetinmiyor. Buergel'in isteği yepyeni bir geçici sergi salonu inşa etmek: Masalsı bir güzelliğe sahip Parkgrün'deki limonluğun önünde 12.000 metrekarelik geçici bir "Kristal Palas". 21. Yüzyıl sanatı, documenta'nın şehir içindeki geleneksel sergi mekanı Fridericianum'a ek olarak yeni ve değerli bir mekan kazanmış olacak.

documenta'nın ilk yıllarındaki dinginliğinden bugün bir iz yok. Ulusal Bahçe Fuarı'na ek olarak düşünülmüş bir sergi olarak planlanmış olduğundan da. Modern sanatın sergilenmesini amaçlayan bu girişim yurtiçinde ve dışında inanılmaz bir yankı yaratmıştı. 1955 yılında sanat profesörü tasarımcı Arnold Bode tarafından hayata geçirilen ve 650.000 ziyaretçi ağırlayan, sanat dünyasının zirvelerinden birini oluşturan ve Venedig Bienali'yle kıyaslanabilecek önemdeki bu fuar, Kuzey Hessen'daki metropolü, her 5 yılda bir, cesur prensin Uyuyan Güzel'i uyandırdığı gibi uyandırıyor. Ve Prenses gözlerini açıp ayağa kalktığında, Kassel da onunla coşuyor. Sanatın Woodstock'u olmayı çoktan başaran documenta, aynı zamanda kent ekonomisini hareketlendiren bir faktör. Kassellılar da zamanla sanat fuarını içselleştirmişler; 1999'dan beri kentlerinin ikinci ismi resmen "documenta şehri".

Medyanın ve galeri sahiplerinin bu yılki gözdesi kim olacak? "Would you like to participate in an artistic experience?" (Sanatsal bir deneyde yer almak ister misiniz?) sloganıyla yola çıkan Brezilyalı Ricardo Basbaum mu? Kassellı stajyerleriyle beraber, her biri 18 kilogram gelen 20 mavi beyaz metal havuzcuk hazırlayan Basbaum'un çelik konstrüksiyonları, Mexico City'den Dakar'a 13 kentlik uzun bir geziye çıkarak diplomatik bir işlev görecek. Yoksa başka isimler mi ön plana çıkacak? Örneğin, documenta'ya katılacaklarını şimdiden açıklayan (aslında yazılı olmayan ama sıkı sıkıya uyulan kurallara göre kimin katılacağını belirleme ayrıcalığı sadece o yılki sergi küratörünündür) Cosima von Bonin, Saadane Afif ya da Gerwald Rockenschaub gibi sanatçılar?

Şimdiden kesin olan bir şey varsa o da 12. documenta'nın sınırları aşacağı: Örneğin, 2002 yılında Leipzig'te bir sağırlar korosuyla Bach kantatları konseri vererek dikkatleri üstüne çeken Polonyalı maestro Artur Zmijewski sahne alacak. Daha da ilginci, İspanya yemekleri üzerinde yeni denemeler yapan ünlü aşçı Ferrán Adrià'nın katılımı olacak. Yemek eleştirmenlerince kimi zaman dünyanın en iyi aşçısı olarak nitelendirilen Adrià da kendi sınırlarını aşıyor. Katalan aşçı kısa bir süre önce büyük bir tasarım ödülü almıştı. Bu aynı zamanda documenta'nın, sanatın tüm anlamlarını kapsayan bir kavrama dönüştüğüne işaret eden bir sürprizdi. Sanatın iş, eğlence ve sansasyon arasında kalan bir sistemde sıkıştığını söyleyen documenta kuratörü Buergel, panzehir olarak "yüklü bedellerden kurtulmak için entelektüel Eros'u" tavsiye ediyor. Gerçekten de, Adrià'nın masalsı mönüsüne verilecek birkaç yüz Euro, örneğin Alman fotoğraf sanatçısı Andreas Gursky'nin bir eserine ödenecek para yanında devede kulak kalıyor. Ferran Adriàs, restoranı "El Bulli"yi bir sanat objesi olarak Kassel'a getiremeyeceği için Buergel üzgün. Ancak elbette, bu lezzet üstadının mutfağından yemekler tatmak mümkün olacağından yine de içi rahat.

Inken Herzig
Magasine Deutschland, Nisan / Mayıs 2007

> Documenta'da ana temalar (İng.)
> Documenta 12 Magazine (İng.)
> The Next Documenta Should be Curated by an Artist (İng.)
* * *

eBenzin'in notu: sanat ortamı için documenta, elbette önemli bir olay. Ancak anlaşılan sanat endüstrisi iyice kendini toparladı, medya ile uyumlu işbirliği sayesinde işin boyutları astronomik rakamlara ulaştı. Merak ettiğimiz bir kaç detay var, mesela "Grand Tour" meraklısı "sanatsever" Türkler kimlerdir? Günün birinde biz de gidebilecek miyiz böyle seyahatlara? Peki ister miyiz?

Söyleşi: Olmayan Sergi Metodu


Fatih Balcı
Rafet Arslan

Rafet Arslan (RA) - Post-modern zamanlar da tamamen simülatif bir sergi açtınız. Görünmez ready-made'lerden oluşan bir sergi ve bu çoktan gerçekleşti. Giriş için beklenen soru değil ama (belki bu yüzden daha baştan çıkarıcı), Hacet'in ilk duyurusunda 'Yanlış bir şeylerin olduğu, sahte bir hayatı yaşadığımızı düşünüyoruz' derken; aklıma ilk düşen tüm yapıtı sahte gerçekliklere karşı bir saldırı olan P.K. Dick oldu ve de belki de cyberpunk aktivizm olgusu oldu; bu bağa siz ne dersiniz?

Fatih Balcı (FB) - Hiç aklıma gelmemişti. K.Dick'in kurmaca dünyası: sanal gerçeklik, eklektizm, anlam yitimi ve neredeyse paranoya derecesinde bir karamsarlık ile, bizim bu çalışma ile kurduğumuz; sanatın medyatik bir dünyada kayboluşuna, gerçek ile imajın yer değiştirişine ilişkin tespitlerimizle bir bağ kuruyorsun. Aslında evet aralarında bir bağ var galiba. Toplumsal ve teknolojik gelişmelerin benzer bir şekilde gerçekliği, anlamı erittiğine ilişkin ortak kabuller bulmak mümkün. Hatta kendimde geleceğe ilişkin bir kötümserliğin olduğunu söyleyebilirim; ama derece farkı olduğunu söylemek lazım. Dereceyi küçümseme, bu farklar niteliksel farklarında doğmasına yol açar. Ben kendimi o derece yoğun bir karanlık içinde görmüyorum. Aynı şekilde teknolojinin tüm her şeyi yutarak gerçekliği bir daha geri dönülemez şekilde yok edeceğine ilişkin bir düşüncem de yok. öyle olsa hiç bir şey yapmazdım.

RA: - Sadece iletişim organlarında var olan, sanal sergilerin teşhiri bence Hacet'in ilk saldırısı buydu. çünkü ikinci basın bildirgeniz özellikle bir sergi de 'olması gereken' tüm belirtileri sıralıyordu ve bunların hepsi de Hacet'te mevcuttu.
Baudrillard'ın 1. Irak Savaşı sadece medyada cereyan eden bir savaş simülasyonu olduğunu ortaya attığı bir dünyada sanat pratiğinin gerçekliği üzerine neler söylenmeli?

FB: -İşte zaten bu sanal gerçeklik bizim meselemiz. Bu yokken var olma meselesi. Gerçeğinin yerine imajları konmuş bir sanattan bahsediyoruz. Bizim meselemiz buydu. Aynı Irak savaşında olduğu gibi, savaş artık bizim için geçek bir şey olmaktan çıkarıldı, seyirlik bir nesneye dönüştürüldü, gösterinin bir parçası haline geldi. Gerçekliğin görüntülere, elektronik olarak yönlendirilip, değiştirilebilir görüntülere dönüştürüldüğü bir çağda savaş bilgisayar oyunlarına dönüştürüldü.
Sanat pratiği de bu dönüşümden, sanallıktan payını aldı tabi. İmaj bombardımanı altında yaşanan günlerde, görüntülerle uğraşan bir pratiğin buraya taşınması hiç zor olmadı. Artık gerçek hiçbir şeye tekabül etmeden sanatı bir salt form olarak üretmek mümkün olabiliyor. Aşırı görüntü üretim çağında, sanatsal çalışmalarda diğer görüntülerin, bu görüntü akışının bir parçası haline geliyorlar. Eğlence sektörünün, tüketim kültürünün kodlarına uyum sağlıyorlar. Sanat sistemi sadece kendisini üreten, kendi varlığının devamını sürdüren bir mekanizmaya dönüşüyor. Uçlarda konuştuğumun farkındayım. Elbet tüm biRA:lan tek bir kategori içine toplanamaz. Ama sürecin gittiği yer buraya doğru. Bizim ideallerimizdeki sanat ise bir yerlere sıkıştı. Oralardan konuşmaya, kendine yol bulmaya çalışıyor.
Türkiye'nin kendine özgü koşulların da bu süreç daha farklı gelişti elbet. Batıya eklemlenmek isteyen sanat, onun sorunlarını, tartıştığı konuları anlamadan, hatta bir bunun bir hesaplaşma ya da yanıt olduğunu kavramadan zaten bir imaj olarak girdi yaşantımıza. ölçütlerini oturtamamış, geçmiş ve gelecek arasında bir bağ kurmakta zorlanan bir kültürel ortamda sanallık dediğimiz şey biraz farklı ve kolay gelişti. Tabi burada ele almanın mümkün olmadığı sosyo-kültürel durum ve gelişmelerin bileşkesi bu süreç.

RA: - Aslında yaptığınız kurumsallaşmış kavramsal sanat cephesine karşı, görünmez ama içten patlamalı bir 'kavram' ortaya atmaktı. Temel soru 'Kaç sergi de bundan fazlasını bulduk ki?'. Bu noktada ilk duyuruyu yapan iletişim organlarının ikinci duyuruya yer vermelerinin ardından, seslenilen 'olası' kitlenin Hacet pratiğini bilişselleştirecek bir tartışmaya girişmesi gerekiyor değil mi?

FB: - Kesinlikle evet. Bu çalışmanın amacının bu olguları tartışmak ve tartışılmasına yol açmak olduğu açık. Bizim söylediğimiz şuydu: çoğu kez ortaya konmuş olan “sanat eseri” gerçeği perdelemek için üretilmiş bir imajdır. Evet, biz çuvaldızı kendimize batırdık aslında; ama bu yanılsama ancak ve ancak izleyici ve sanat olgusu arasına girmiş bir medya aracılığı ile mümkündü. Zaten bizim amacımızda bu olguyu görünür kılmak ve böylece tartışmayı oluşturabilmekti. Bu tartışma sağlıklı sanat ortamının ve sanat medya ilişkisinin gelişmesi için çok gerekli.
Ne güzel söyledin kurumsallaşmış sanat cephesi. çok ironik bir söz. Türkiye bir yanıyla kurumsallaşmamanın acılarını çekerken, bir taraftan böyle tırnak içinde kurumsallaşmış sanat cephelerine benzer cephelerle, kurumsallaşmalarla uğraşıyor, boğuşuyor. Aslında kavramsal ya da güncel sanat pratiklerinin özüne, ruhuna aykırı bir gelişme. Baştan sona bir sorgulama, anlama ve yan yollar isteği ile hareket eden bir pratik nasıl oluyor da bu denli kurumsallaşıp, cemaatleşip kendi içine kapanabiliyor. Ya da bazı sanatçılar bu kurumsallıktan, cemaatleşmeden böylesine medet umuyorlar, kendilerini başka türlü var etmenin yollarını aramıyorlar; bu da üzerinde düşünülmesi gereken bir şey.

RA:-Dada'nın provakatif mizahı, Sürrealist devrimin tinsellik arayışı, Situasyonist Enternasyonel'in saldırgan eylemliliği yani “Avangard Sanat Geleneği' ile Hacet'in çıkışı arasında bağlar olduğunu düşünüyorum. 21. yüzyıl başında sanat şok etme, sarsma, dönüştürme misyonunu hala sürdürüyor mu?

FB: - Aslına bakarsan sanatsal alan heterojen görüntüsü içinde bu misyonu devam ettirmeye çalışıyor. çünkü sanat dediğimiz olgudan bizim beklediğimiz modern anlamıyla bu; yani algılama dünyamızda, kavrayışımızda bir genişleme yaratması. Pekiştirme ya da yatıştırma değil. Ama bunu yapabiliyor mu, yapabilir mi mesele bu.
Bizim çalışmamızla bu bağlantıyı kurman çok makul, çünkü avangard sahte olanı ya da kusurlu olanı açığa çıkarmak, olgunun gizlenen boşluğunu veya anlamsızlığını ortaya koymak üzere çalışır. Biz de bize göre anlamsız olanı ve gizleneni açığa çıkarmanın bir yolunu aradık. çalışma mantığı avangard sanatın mantığıyla örtüşüyor.
21 yüzyılda sanat şok etme, sarsma dönüştürme misyonunu halen sürdürebilir mi sorusuna gelince, bu çok zor gözüküyor. Nedeni de çok açık ve biliniyor. Günümüz iletişim teknolojisinin ve tüketim kültürünün içinde bu misyonu etkili olarak sürdürmek çok güç gözüküyor. çünkü bu iki olgu zaten kendi işlerliklerini bu şok etme teknikleri üzerine kurmuş durumdalar ve bunu tamamen tüketim kültürü çerçevesinde yapıyorlar. Bugün en radikal söylem ya da tavır bile reklâmın diline hızla dönüştürülüp içi boşaltılıyor. Holywodd filmleri, reklam teknikleri avangard sanatın tüm keşiflerini çok daha kapsamlı ve etkili bir biçimde kullanıyor. Bugün bu sektörlerin ürettiği görüntü bombardımnaı altında yaşıyoruz.
Bir de tabi avangard sanatın ardındaki toplumsal dinamiklere benzer bir dinamik gücün bugün sanatçıları desteklemediği acık. Böyle bir toplumsal dinamik yoksa eğer, sanatın böyle bir çizgide ilerlemesi güç. Bugün avangard çabalar çok daha mikro ölçekli talepler içinde şekilleniyor. Sanata ilişkin yerleşmiş, derinlere inmiş kavrayışlarla, arzularla şekilleniyor.

RA: - Peki, sanat köpeği ısırdı ama, Hacet konseptinin ana halkası, mekanları, açılış seremonileri hakkında ne demeli? Politik öznenin boşluğu ile güncel sanatın öznesinin yokluğu arasında bir paralellik kurmak mümkün mü?

FB: - Rafet bunu hep yapıyorsun, kitabın çalışmadığım yerlerinden sorular sorup duruyorsun…
Burada köpek ısırması biliyorsun, habercilik ilkesiyle ilgili bir şey. Birileri gidip köpeği ısırmadığı sürece görünürlüğü çok zordur. Bu kural tüm biRA:lanı kapsayınca, sanat ve medya ilişkisinin bu kural doğrultusunda dönüşüme uğramaması mümkün değil. Ama tabi sadece böyle içgüdüsel bir hareketle varacağınız yer işte eleştirimizin kendisini oluşturur.
Politik özne ve güncel sanat ilişkisine gelince; aslında bir önceki soruda bunu yanıtını verdim. Evet, tarihi şekillendirecek bir özne yoksa sanat neyi ve niçin değiştirmeye çalışacak, neyin öncüsü olacak ve nereye gidecek. Tüm modern sanat burjuva pratiği içinde geleneksel dünyayı tasfiye edip ve yenidünyanın inşası içinde şekillendi. Evet, boş inançların ve eski değerlerin tasfiyesi bitti, yeni bir dünya kuruldu gibi ama sonuçtan çok memnun kalınmadı. Ortada yeni bir tarihi özne de net olarak görünmüyor şu an.
Türkiye gibi bir yerde, modern hayata geçiş sancıları çekilen bir yerde, avangard sanatın biçimlerine yer bulmak mümkün, ama değişimin dinamosu net değil. Değişik kaynaklardan beslenen çalışmalar var. Bu yüzden bu çalışmalar parçalı ve heterojen bir görünüm çizecek. Belki de bu çalışmaların zemini bizim içimizdeki doğruluk ve gerçek arzusunda şekillenmeye devam edecektir. En azından bunu kendimiz için söyleyebilirim.

RA: - Tüm disiplinleRA:rası söylemlere rağmen, güncel sanatta fikir, söylem üretme kısırlığı yaşanmakta. Metin ya da metinleRA:rası bağ, küratörlerin kavram başlığıyla yazdıkları metinler ve ona eklemlenmeye çalışılan işler üzerine yapıştırılmaya çalışılıyor.
Bu nokta da küratörlerin 'kavram' başlıklı metinleri birer kullanma kılavuzuna dönüşüyor. Olası güncel sanat takipçileri bu kullanma kılavuzları ile küratör'ün ortaya attığını iddia ettiği fikirlere vakıf olmaya çalışıp, işleri anlamlandırmaya çalışıyorlar.
Hacet'in ilk duyusundaki kavram metnini, ikinci duyuru ile birleştirip bu bakış açısından nasıl ele almak gerekir?

FB: - Bir söylem üretmeye çalışırsan böyle olur işte Rafet. Biz bir şey üretmeye çalışmadık, meselenin kendisi bize buna zorladı. Mehmet Ergüven'den alıntılayıp hep söylediğim bir şey var: “Bir insan ya özgündür ya da sanatçı değildir”. Bu sözü şöyle tercüme edebiliriz, bir sanatsal çalışma ya bir gerçekliğe karşılık geliyordur ya da etkileyici değildir.
Elbette kavram metinleri bir kullanma kılavuzudur. Bu tür çalışmaların ifade etmek istedikleri şeylerin metinsel bazı içerikler olduğunu düşünürsek, ortak bir okuma dilinin oluşturulabilmesi için bu metinlere ihtiyaç duyuluyor. Bunun nedeni aslında sanatsal çalışmaların biçimin içrek yapısından hareketle anlaşmalı dilleri genişletme çabası olduğu gerçeğidir. Tabi bizim kavram metnimiz diğer çalışmalara giriş için üretilmedi. O yaptığımız çalışmanın kendisi hemen anlaşılacağı gibi. Kavram metninde ele aldığımız meseleyi ve bakış açımızı anlatıyoruz aslında ve sonradan açıklayacağımız sürprizin ipuçlarını koyuyoruz. İkinci metinde de olayı açıklayıp, birinci metinde sıraladıklarımızın ne kadar gerçek olduğunu gösteriyoruz. öyle gerçek ki sürekli yaşadığımız bir şey olduğu inkâr edilemez bir şekilde ortaya çıkıyor. Aslında çalışmanın kendisi elektronik ortamda dağıtılan bu metinlerden oluşuyor. Ama bu metinlerin etkileri değişik yerlerde ortaya çıkıyor.

RA: - Son ve de ölümcül soru... Tüm altını çizmeye çalıştığımız disütopik manzara karşısında ne yapacağız? çünkü 'dünyanın bir sesi olduğunu umuyoruz' hala…
Sokakla, hayatla, gerçekle göbekten bağlı, ezber bozucu, yeRA:ltı duyarlılığına hala bağlı, radikal, bağımsız ve öncü sanat 'yokluğu dışında' da var olabilecek mi? Gerçeğin baştan çıkarıcılından hala bahsedebilir miyiz?

FB: - Zaten bunu hep yapıyorsun, ölümcül sorular soruyorsun. Amacın beni öldürmek değildir umarım. Olayı yıktın yine başıma. Tüm cevaplar bende değil, ama söyleyecek bir şeyler var yine de.
Evet, bu disütopik manzara önümüzde uzanıyor ve bizi yılgınlığa ve umutsuzluğa boğuyor. Ama daha önce söyledim, içimizdeki doğruluk ve gerçek arzusu bizi yönlendirmeye devam ediyor. Gerçeğe ulaşmak kolay olmasa da bu arzu bizi yönlendiriyor. Gerçek beni, seni ve bir sürü kişiyi halen baştan çıkarıyor. Sadece elimizde yeterli araç yok. çekilmiş duvarlar var, onları aşmakta zorlanıyoruz.Aslında modern hayatın vardığı bu nokta, kendi mantığını sonucunda ulaştığı bir şey. Bu mantık gerçeğin eritilmesini gerekli kılıyordu, ama bence gerçek eritildiği ve tamamen yok edildiğinde modern insan kendi varlık zeminini de ortadan kaldıracaktır. çünkü böylesine bir sanallıkla gerçek hayatta tutunmak bir süre sonra mümkün olmayacak. Gerçek kaybolduğu oranda bizim huzursuzluğumuz ve yaşadığımız hayattan tatminsizliğimizde artacaktır. Gerçeğe olan talebin bu şekilde büyüyeceğine inanıyorum. Ekonomisiyle, hukukuyla, değerleriyle dünya sürdüremediği bu hayatın yerine bir başkasını arayacaktır. İşte sanatçılarda o arayış içinde yerlerini alacaklar.
Bu konuşmayı bu cümlelerle bitirmenin faydalı olduğunu düşünüyorum...

Not: 2006 rh+ Plastik Sanatlar Dergisi, Aralık - 35. sayısında yayınlanmıştır.

Fanzinlerin Güncel Sanat İle İlişkisi

Şinasi Güneş

fanzinlere kuşbakışı

Ticari ve profesyonel olmayan, düzensiz ve küçük miktarlarda çogalan yayınlardır. Fanzinler, bazen elle hazırlanırken bazen de fotokopi yoluyla çoğaltılıp dağıtılan sınırsız bir ortamda üretilen anarşist bir yapıya sahip yayınlardır. Fanzinlerin birçoğunun üzerinde kimlik bilgileri yoktur. Çok sınırlı sayıda çoğaltılan bu yayınları bulmak kolay değildir. Fanzinler, özel ilgi alanları olan kişi ya da gruplar tarafından, yine bu kişi ve gruplar arasında fiziksel bağ kurmak amacıyla üretiliyor ve genellikle periyodik aralıklarla yayımlanmıyorlar. Fanzinler, alternatif kültür sanat mekanlarında, kitapçılarda, küçük dükkanlarda, kafelerde bulunabiliyor. Genelde kent kültürünün hakim olduğu yerlerde yayımlanıyor. Nitekim Anadolu'da kültür sanat komplekslerinin yoksunluğu ve buna paralel olarak sanatın dolaşımının olmaması fanzinlerin yeterince yayınlanmamasının başlıca sebebidir. Sanat fanzinleri ekseriyetle karikatür, posta sanatı, sokak sanatı, video sanatı gibi disiplinler ile kolaj, yapıştırma, elle çizim gibi tekniklerin kullanılması ile oluşur. Sanat fanzinleri, sisteme entegre olamayan ya da sistemin dışında kalan bireylerin oluşturduğu, popüler kültüre dayalı kurumsal ya da kurumsal olmayan ilişkilere alternatif başkaldırı nesneleridir.


kısa türkiye deneyimleri

2002 yılında Altay Öktem tarafından Kadıköy'de hizmet veren Kargart'da "Genel kültürden kenar kültüre: 101 Fanzin" başlığıyla bir sergi açılmıştı. Bilinmeyen birçok fanzin burada sergilenmişti. Daha sonra İthaki yayınları vasıtasıyla "Genel Kültürden Kenar Kültüre:101 Fanzin" adıyla kitap haline getirilmişti bu proje.. Yine Siyahi dergisi 5. sayıda Eren Barış - Selda Tuncer tarafından çeşitli illerden, çeşitli konsepteki fanzinlerin katılımıyla bir "fanzin workshop" düzenlendi. 2005 yılında Ankara'da fanzin market etkinliği düzenlendi. Bu bağlamda yapılan bir başka proje İzmir'de gerçekleşti. Bu fanzin sergisinde sanat fanzinleri de sergilendi. İzmir'de 7-18 ekim 2006 tarihleri arasında, Hayalbaz Sanat Derneği (www.hayalbaz.com) bünyesinde I. düş günleri yapıldı. Çeşitli sergi, performans ve work-shop'lar haricinde bir de küçük fanzin sergisi oldu. Rafet Arslan'ın düzenlediği fanzin etkinliğinde benzin, düzensiz, fetus, 99KÇ, albemuth, tesmeralsekdiz, psişik kedi, çamur gibi fanzinler yer aldı.


İnternette daha nitelikli ve sanat ağırlıklı olanlardan birkaçı şunlardır:

Körotonomedya: 1993 yılında Ankara'da benzer düşünsel duyarlılıkları paylaşan bir grup akademisyen ve sanatçının bir araya gelmesiyle oluşuyor. 1994 yılında bu birliktelik etrafında üretilen çalışmalar ve araştırmalar ODTÜ'deki bir masaüstü bilgisayarında kurulan web sitesi aracılığıyla kamusal alana taşındı. 1994'ten bu yana Chiapas'taki Zapatist başkaldırısından deneysel video kuramına kadar pek çok ortak ilgi alanında çalışmalar üretildi, otonomist Marxist kuramın ve yapısalcılık sonrası kuramsal gelişmelerin (Türkiye'deki günlük hayata dair) politik bir çerçevede değerlendirilmesi yönünde uğraşılıyor. 2001'den itibaren nette varlığını sürdürüyor. KISA DEVRE adında video-zine'nin çıkarılmasına önayak oldu. Türkiye'de çıkarılmış en alternatif fanzinlerden biriydi. Net adresi: http://www.korotonomedya.net

Benzin: 2001 yılında Çoşkun Sami ve Şinasi Güneş'in tek sayı çıkarttıkları güncel sanat fanzini. Hayat Bilgisi alt başlığıyla çıkan Benzin'de, özgün metin ve kolajların yanında, Fransız filozof Baudrillard'ın da bir çeviri metnine yer veriliyor. 2005 yılından itibaren, net ortamında "ebenzin güncel sanat e-zine" olarak yayın hayatına devam ediyor. Sokak sanatı, posta sanatı, video sanatı gibi güncel sanat disiplinlerine ağırlık veriyor.Net adresi: http://www.ebenzin.com

-99KÇ: Erman Akçay tarafından nisan 2005'te start alan İstanbul/Bostancı mahsullü ülkenin ilk street art (sokak sanatı) mecmuası. 99KÇ yurtiçi ve dışından grafiti örnekleri yanında; dünyanın önemli sokak sanatçıları ve illüstratörleri ile yaptığı söyleşilere yer vermişti. 99KÇ şimdiye dek 4 sayı yayımladı.

-Süreli Sanat Projesi: Grafik tasarımcı Sevgi Arı tarafından Mersin'de çıkarılan bir fanzin. İlk sayısı matbaa çıkışlı olan fanzin şu an ikinci sayısı ile nette devam ediyor. Süreli sanat projesi, 2005 yılı mayıs ayında başladı.. "İçeriğini her bir harfin oluşturduğu bir süreli yayının görsel kimlik tasarımı" oluşturuyor. Bu projede öncelikli kaygı, üzerinde çok da düşünmediğimiz harflerin bir konu olarak ele alınabilirliğinin ortaya konulmasıdır. İkinci kaygı, süreli yayınların görsel kimliğinin oluşturulmasında farklı yolların denenebilirliğinin ortaya konulmasıdır (Görsel kimlik oluşturmak adına her bir sayının tasarım bağlamında, birbirini tekrar eden unsurlara sahip olmasının gerekmediğinin ortaya konulmasıdır). Diğer kaygı ise bir konunun farklı disiplinlerde çalışan kişiler tarafından hangi farklı yollar ve bakış açılarıyla ele alınabileceğinin ortaya konulmasıdır. Dolayısıyla bu projenin anlamı tiyatro, resim, grafik, müzik vb. gibi alanlarda iş üreten kişilerin katılımıyla çoğalıyor... Ve ancak Z harfi de bittiğinde tam anlamıyla bitmiş olacak olan bir fanzin projesi.Net adresi: http://www.surelisanat.com

-Düzensiz: Bay Perşembe'nin fikri ve Onston'un katılımı ile Ekim 2005'te yola çıkmış Düzensiz adlı hayalet gemi. Şimdi ise Düzensiz'in boşluğa savurduğu düş/şişeler 4. sayıya ulaştı. Sokağın sanatını Sürrealist devrimin ruhuna bağlı kalarak savunan Düzensiz; sanat ile hayat arasındaki köprüleri yıkmaya çalışan bir sanat eylemidir. Kaldırım taşlarının altındaki kumsala inananlar için! Net adresi: http://www.dznsz.blogspot.com

-Tesmeralsekdiz: Kasım 2005'te iki kafadar tarafından temelleri uzaya atılmış ve Şubat 2006 tarihinde Ankara'da ilk sayısı basılmış bir medya/sanat yayını. İkinci sayısıyla online yayına geçmiş bulunuyor. Güncel sanat ile ilgili soruşturmalar, video art, ham sanat (art brut), sokak sanatı, eleştirel medya okumaları vs. ile ilgili çeviriler, söyleşiler, yazılar yer alıyor. Çoklu okumalara ve düşüncelere açık bir yayın. Mart 2007'den itibaren baskı aşamasına yeniden giriyor... Net adresi: http://www.tesmeralsekdiz.org

-Kop-Art: Gamze Fidan, Cansu Aybar, Zeynep Turuthan tarafından 2006 yılının Ekim ayında fotokopi türevli olarak yayın hayatına başladı. Düzensiz aralıklarla çıkıyor. Kop-Art, kolajı bir ifade tarzı olarak benimseyen bir "street- couture" fanzinidir. Bağımsız vizyonlarını, sokak sanatı, alternatif kültür ürünleri ve sürpriz konu(k)lar aracılığıyle ilgili kitleye ulaştıran bir fanzin platformu. Net ortamında da tanıtım siteleri mevcut.Net adresi: http://www.kop-art.8m.net






Modernist Ceset Kıpırdıyor

Rafet Arslan

'Günümüzde dikkate alınan eserler; yalnızca, artık eser vasfı taşımayanlardır' T. Adorno

Son yıllarda tarihsel anlamda gelenekselleşmiş plastik sanat araçlarının üretiminde bir düşüş yaşanırken, nesne ya da obje üzerinden sanatsal ifade yöntemlerinde ise büyük bir artış olduğunu söylemek yanlış olmaz. Enstalasyon klasikleşmiş tekil plastik sanat yöntemleri dışında boyama, buluntu yapıt, video-art, mekan düzenleme vb. tekniklerin kullanılması ile ortaya çıkan bir yöntem.
Bu durumu son olarak 9. İstanbul Bienali'nde en sıcak yansımasını gördüğümüz ve dünyanın diğer büyük sanat etkinliklerinde de benzer örneklerine rastladığımız bir trend kabul etmekte mümkün. Burada Kavramsal Sanat adı verilen yaklaşım ve onun kimi post-modern kuramlarla iç içe gelişimini özellikle düşünmek gerek. Ya da uluslararası sanat etkinliklerinde yer alan yapıtların içeriklerini yada biçimlerini tartışırken; bu etkinliklerin arkasındaki sponsorluk, küratörlük sistemi gibi olguları da hesap etmek gerek.
Konuya sanat ile hayat arasındaki duvarları yıkmak, zihinsel ve toplumsal dönüşümlere yönelik ütopyaları; yaratıcılığın en açık ve özgür ifadesi olan sanat alanında hayata geçirme çabasında olmuş öncü sanat geleneğinin perspektifi ile yaklaşmak sağlıklı olacaktır. Bu noktada eleştirel düşünce salt olumlayıcı yada dışlayıcı bir yaklaşımla yetinemez. Diyalektik düşüncenin sağladığı tüm çözümleme yöntemleri ile karşımıza dikilen olguları tarihsel bir perspektifle ele almalı, aklar yada karalar şeklinde kolaycı yaklaşım tuzaklarına düşmemeliyiz. Tırnak içinde güncel sanat tanımı, zamanın ruhunu yakalayıp onu öncü sanat geleneği ile birleştirip yeni önermeler, açılımlar getirmek anlamında kullanılıyorsa- ki ben böyle kullanıyorum- işlerlik sahibi bir tanımlama olacaktır. Ama buradaki güncellikten kasıt pratikte uyguladığında, an'ın üretimi, yeniden üretimi ve tüketimi gibi negatif bir döngüsellik taşıyorsa üzerinde düşünmemiz gerekecek. Günlük, sıradan, medyatik, içerikten yoksun işleri sadece belli kavramlarla açıklayarak egemen kılma çabası dönemsel olarak belli başarılar elde edecekse de uzun vadede varoluş şansı bulması güçtür. Toz duman dağıldığında estetik kaygıları yada popüler kimlik edinme çabasını gizlemeden anti-sanat yapma iddiası komik olmaktan öteye geçmeyecektir.
Günümüz de güncel sanat pratiğine egemen olan yaklaşımlar dışında, avant garde hareketin her döneminde klasik sanat formlarının dışına çıkma, yeni ifade araçları sunma çabası olmuştur. Ayrıca günümüz egemen anlayışları, akademi yada galeri sistemleri dışında kendini pratik hayat içinde var eden Street Art hareketi de benzer araçları, çok farklı ve sarsıcı yaklaşımlarla ortaya koymaktadır. Tüm bu olguları serinkanlıca ele alıp, komplo teorisyenliği ile eleştirel teorinin arasındaki net ayrımları ve egemen anlayışa karşı alternatifleri ortaya koymak sorumluluğunu taşımak durumundayız. Günümüzde özellikle 60'lı yıllarla öne çıkmaya başlamış neo-avant garde yada post-avant garde hareketlere dair yaklaşımlar sık sık gündeme getirilse de, onların öncüllüğünü yapmış öncü sanat hareketlerinin gelişimleri pek sık gündeme alınmamaktadır. Bunun için de Modernist sanat tarihine kısa bir zaman yolculuğuna çıkmak gerekli.
Geçen yüzyıl başlarında Picasso ve Braque'nin keşfettiği kolaj tekniğinden beri plastik sanatın geleneksel formlarının yanında farklı deneylere girişilmektedir. Aynı dönemde İtalyan Futurist'lerden Boccioni basit kolajlarının yanında Futurist Heykel Manifesto'sunda sanatçılara tahta, çimento, deri vb. unsurları yan yana kullanmalarını öğütlüyordu. Ama soruşturmamıza özellikle son 50 yıldır sürekli olarak yeniden üretimi gündeme gelen Dada hareketi ile başlamak daha yerinde olacaktır. Dada klasik formlara tutunmuş, bürokratlaşmış sanat anlayışına karşı put yıkıcı, saldırgan, nihilist, ironik ve provakatif bir karşı-söylem oluşturdu. 'Sanat için sanat' söylemine karşı Tzara 'anti-sanat için anti-sanat' şiarını ortaya atıyordu.. Böylece sanatın Olimpos'a ulaşmış yapay 'yüce nesne' konumu al aşa edilecekti. Tzara'ya göre 'Yenilikçi sanatçı karşı çıkar. Artık resim yapmaz o, ama doğrudan taştan ağaçtan, demirden, kalaydan kayalar yapar... Her resimsel ya da plastik yapıt yararsızdır'.
Başını Tzara'nın çektiği Zürih merkezli Dada a-politik değil, tam anlamıyla nihilist bir politika benimsiyordu. Ve Nietzsche kadar Rus devrimci Nihilist geleneğe de dayanıyordu. Zaten Tzara 1919 yılında Paris'e geldiğinde kısa süre yollarının kesişeceği Breton, ve Aragon'un başını çektiği Litterature dergisi de açıktan politik tavırlar almaktan çekinmiyordu ve dergi kısa süre sonra Dada'nın Fransa'daki sesi konumuna yükseldi. Dada'nın diğer bir önemli çekim merkezi olan Almanya da ise öncülüğünü Richard Huelsenbeck ve Raoul Hausmann'ın çektiği akım 'Dadacı Devrim Komitesi'ni ilan edip, komünizm talebini açıkça dile getiriyordu. Ardından da 1920 yılında Berlin'de bir sergi sırasında sanatın ölümü ilan edildi. Bu çıkışla Alman Dada'cıların amacı, sanata karşı önceliği pratik politik mücadeleye ve devrim hareketine çekmekti.
Dada hareketinin kıyısında kalmayı seçmiş Alman kolaj ustası Kurt Schwitters ise 1919 da uzun yıllar sürdüreceği Merz akımını başlattı. 1923 yılında aynı adlı dergiyi yayınlamaya başlayan Schwitters'in çalışmaları, Merzbau adını taktığı mekan tasarımlarına doğru genişledi. Günlük yaşam içinden toplanan nesnelerle bezenmiş üç boyutlu yapıtları, 1948 deki ölümü ardından Pop Art'tan Kavramsalcı eğilimlere kendisinden sonraki dönemde git gide öne çıkacaktı. Merz'den enstalasyona giden köprüyü ise 50'li yıllarda Action Paint'e karşı Combine Paint tekniğinin savunuculuğunu yapan Rauschenberg kuracaktır.
Gerçekte en ideal Dadacı konum ise, tüm yeteneği ve ince zekasına rağmen her koşulda eser üretmeyi reddetmiş Vache kabul edilmelidir. çünkü sanat karşıtı hareketin geliştireceği en hakiki protesto var olan sanatı mutant formlar dönüştürmekten çok, hiç yapıt üretmemektir. Vache'nin karşı kutbunda ise sanatın yüce nesnesi kavramını ve yapıtların üzerindeki sahte haleleri yok etmek için yola çıkmış Duchamp vardır: '1915'te NewYork'da bir hırdavatçıdan kar küreği satın aldım, üstüne de 'kol kırılması olasılığına karşı' yazdım. Söz konusu sunuş biçimini adlandırmak için ready-made sözcüğünü kullanmak işte o sıralarda geldi aklıma'… Buluntu nesneleri imzalayıp galerilere göndermek yada Mona Lisa gibi bir tablonun reprodüksiyonuna karakalem ile sakal ve bıyık ekleyerek yeni bir eser olarak gündeme getirmek Duchamp'ın ilk akla gelen eylemleridir. çeşme adını taktığı ve R. Mutt adıyla imzaladığı pisuar, günümüzde hala ilk akla gelen anti-sanat ikonası durumundadır. Breton daha sonraları ready-made'leri 'Nesneye ilişkin topyekün bir devrim'e yol açmaya yönelen gerçeküstücü tutumla' bağdaştırmıştır. Breton'a göre' bu devrim nesneye yeni bir ad vererek ve onu imzalayarak onu amacından saptırma eylemidir'.
Gerçeküstücü hareket daha 1921 yılında kendi bağımsız varoluşunu haykırmaya başladığı günlerde Dada'nın hızlı ve sarsıcı etkisi sönmeye başlamıştı. Toplumsal çalkantıların, savaşların, devrimlerin ard arda patlak verdiği bir dönemde saltık nihilizmin genç ve atak sanatçı kuşağı arasında uzun süre yaşam bulma şansı yoktu. Benjamin'in ifadesi ile Gerçeküstücü Hareket daha yola çıkarken anarşist başkaldırı ile devrimci disiplin arasındaki, fazlasıyla çıplak bir konumu benimsemişti. Freud ile Fourier'i, Marx ile Rimbaud'u birleşik kaplar içinde yan yana getirip bir tinsel patlamaya yol açan Gerçeküstücü Devrim, Dada geleneğine saygısını zaman içinde gösterse de onun Anti-sanat tavrını hiçbir dönem açıktan benimsememiştir.
Breton daha 1924 yılında düşte beliren nesnelerin yeniden üretimi ve dolaşıma sürülmesini önermişti. Sürrealist nesnelerin yapılmasında amaç, diğer sürrealist sanat pratikleri gibi donmuş, kalıplaşmış, düşünsel atalete teslim olup muhafazakarlaşmış zihinleri yaratılan imgesel fırtınanın şoklarıyla sarsmaktır. Böylece kişi bilinçaltına bastırdığı güdüleriyle açıkça yüzleşebilecek, düş gücünün de yardımıyla bilişsel, yadırgatıcı bir düşünce özgürlüğüne imkan veren tinsel bir devrim yaşamasına yardımcı olunacaktır.
1931 yılında ise Giacometti ve Dali 'simgesel işlevler gören nesneler' yaklaşımını geliştirdiler . Dali'ye göre 'çok küçük bir mekanik işlev görmeye elverişli olan bu nesneler, bilinçsiz edimlerin gerçekleştirilmesinden kaynaklanabilecek hayaller ve tasarımlar üstünde' temelleniyordu. Aynı yıl Devrimin Hizmetinde Gerçeküstücülük dergisinde gerçeküstücü nesneler dosyası hazırlandı. Sırasıyla neredeyse tüm Gerçeküstü sanatçılar obje tasarımları yaptılar ve bu çabanın sonucunda Dali'nin Yağmurlu Taksi, Brauner'in Kurt-masa, Magritte'in flasche, Malet'in Manken, Ray'in Hediye, Bellmer'in Bebek gibi en önemli sürrealist nesneleri yaratıldılar. Bu sürecin gelişimine damgasını vuran bakışı kavramak için Breton'dan uzun bir alıntı yapacağız: 'Mayıs 1936'da ki gerçeküstücü sergi çerçevesi içinde yer alan nesnelerde, her şeyden önce gündelik yaşamda duyularımızla algıladıklarımızın ve bizi kendileri dışında olabilecek her şeyi aldatıcı olarak görmeye çağıranların bunaltıcı yinelemesinden doğan yasağı kaldırma özelliği vardır. Ne pahasına olursa olsun, insanların gereksinimlerinden çok alışkanlık gereği kullandıkları şeylerin, duyularla algılanan dünyayı işgal etmesine karşı kullanılacak savunma araçlarını güçlendirmek çok önemlidir'...
Başta 1938, 1942, 1947, 1959 yıllarında düzenlenen uluslar arası Sürrealist sergilerde tek tek sürrealist nesne üretimi ötesinde Sürrealist Sokak, Batıl İtikatlar Salonu gibi kolektif çalışmalarda sürrealist düş iklimine uygun mekan tasarımları gerçekleştirildi. Bu sergilerdeki iç mimari tasarım, ışık, ses düzenlemeleri ve hatta efektler (yapay yağmur gibi) aracılıyla izleyiciler alternatif sürrealist bir mikro kozmos ile tanıştırıldı. örneğin sanat yapıtı üretmeyi dışlamış ama sürrealist grupla ilişkisini kesmemiş Duchamp 1938 sergisinin yapıldığı salonun tavanına 1200 kömür çuvalı asmış, tabanı tamamen çürümüş yapraklarla donatmış, köşelere yataklar yerleştirmişti.
50'li yılların sonuyla Avrupa da Durumcu Enternasyonel (Situationniste Internationale) ile pratik politikayla iç içe girmiş bir Dada'ya dönüş eğilimi gündeme gelmekteydi. Amerika da ise yeni bir 'sanat için sanat' formuna dönüşmüş; Soyut Ekspresyonizm yerine; Dada'nın mirası üzerinden Pop Art akımı Dada'yı post-endüstriyel tüketim toplumuna uygun bir tüketim nesnesine dönüştürülüyordu. Bunun sonucu öncü sanat gibi paketlenmiş yeni pop hareket Fransa da Durumcular'ın savaş açtığı 'gösteri'nin gönüllü parçası, eğlence endüstrisinin bir kolu haline dönüştü. Rothko ve Pollock gözden düşerken, happening, birleştirme gibi yaklaşımlar gözde bir sanat formu olarak sunuldu. Daha önce andığımız Rauschenberg ve combine paint kavramı etrafında toplanmış arkadaşlarıyla Dada ismi yeni kıtada dilden düşmezken, yapılan performans işleri ile geçmişte Caberet Voltaire de yapılmış Dadacı eylemler arasında bağ kurmak ise güçtü. Yine bu süreçte NewYork çağdaş sanatın merkezi misyonunu Avrupa'dan devralmaya soyunmuş ve zaman içinde başarılı da olmuştur.
Durumcu Enternasyonel'in en önemli kişisi Debord; hareketin saflığını koruma adına yaptığı ciddi tasfiye hareketlerinin sonucu 2. dünya savaşı sonrası git gide yalnızlaşmış Breton'a tavır alırken; Gerçeküstücü geleneği Dada mirası üzerinden toparlamayı kurgulamıştı. Fakat 'Sanatın ölümü' söylemini ve Dada'nın öfkeli nihilist saldırgan tavrını canlandırmak girişimleri 68 yenilgisi ardından git gide güç kaybetmiş ve bir noktadan sonra etkisizleşmiştir. Asger Jörn gibi birkaç isim dışında Durumcu'ların estetik anlamında Gerçeküstücü geleneğin üzerinden pek fazla bir şey ekleyemediklerini de hatırlamak gerekir. Durumcular yenilmiş ama 'durumculuk' popüler olmuştur, işin en ironik tarafı zaman içinde 'gösteri'nin en cilalı konumlarında yer tutmuş sanat çevresinden insanlarında ağzından hiç Durumcu Enternasyonel ya da Debord ismini düşürmemesi olmuştur.
68 yenilginin hemen ardından düşünsel , politik iklimde kargaşa ve buna karşı açılım bulma çabalarının sanat alanında bire bir izdüşümleri olmuştur. Yaşanan yenilgilerden ardından sanat alanında bir kriz tespiti ön plana çıkar. Merkezi Amerika'ya kaymış çağdaş sanat tartışmalardaki en can alıcı noktalardan biri artık avant garde geleneğin de (genelde Dada dış çemberde tutularak) klasik sanat kulvarında kabulü ve buna bağlı olarak ortaya atılan 'genişletilmiş sanat kavramı'dır.1968 de İngiltere de ortaya çıkıp, ardından Amerika'ya sıçramış Art & Language hareketini Kavramsal sanat anlayışının öncülerinden ve post-modern dil bilimsel yaklaşımların sanat alanında izdüşümü görmek yanlış olmaz. Bu yaklaşım sanatın yapısını soruşturmak amacıyla yola çıkar ve klasik yaratı geleneğinin dışında bir duruş belirler. Fluxus ise bir nevi 'Yeni Dada' hareketi olarak kendini ifade eder ve bu günkü Kavramsal sanat tartışmaları için yol gösterici bir çok veri sağlar. Burada ilk akla gelen isim kuşkusuz en az yapıtları kadar, kuramsal yaklaşımı ile öne çıkan kişi Joseph Beuys olmuştur. Beuys geliştirdiği 'her insanın sanatçı' olabileceği formülünü, Gerçeküstücülerin elitist sanat anlayışına karşı geliştirdiği yaklaşımla kıyaslamak yerinde olacaktır.
Gerçeküstücüler sanat üretimini tinsel bir devrim yada aydınlanma süreci olarak gördükleri için, geniş kitleleri sanat yapıtı üretimine kışkırtıyorlardı. Maldoror'un yazarı Lautreamont'un 'Şiir bir kişi değil herkes tarafından yazılmalıdır' öğüdünü öne çıkaran Gerçeküstüler çocukları, akıl hastalarını, amatörleri kollektif sanat üretimine çekme uğraşındaydılar. Beuys'un yaklaşımı ise farklı düşünsel miraslara dayanır ve geçmişten heterodoks gelenek, daha güncel'den Foucault ile ilişkilendirile gelmiştir. Ama Beuys'u sanat kavramı karşısına, zanaat'ı getiren ütopist William Morris'in 'art&crafts' hareketi ile ilişkilendirmek daha sağlıklı olacaktır. Ama Morris'in başlattığı ve Bauhaus okulunda izdüşümünü gördüğümüz eserlerin yada seçkiciliğe karşı amatörlüğün savunucusu Gerçeküstücülerin yapıtlarının ulaştığı estetik yetkinliği; Beuys'un devamcılılarının işlerinde görmek mümkün olmamıştır. Herkes sanat üretmelidir çıkarsamasının sonucu Beuys'un ütopik yaklaşımının dışında; 'O zaman her yapılan iş'te sanat eseridir' yaklaşımına dönüşmüştür. Beuys'un 1963 tarihli Yatak adlı çalışması ile, post-modern dönemden Tracey Emin'in cinsel hayatının dökümü sunan çadır'ını karşılaştırmak sanırım açıklayıcı bir örnek olacaktır.
Duschamp'ın imzaladığı bir kürek anti-sanat hareketinin nihilist saldırganlığının amaçlarına uygunsa da; her yaratıcının bulduğu nesneleri yan yana koyarak oluşturduğu şey'leri sanat kavramı içinde sunar hale gelmesini anlamak güçtür. Bu durumu daha gözle görülür hale getirmek için Peter Bürger'den uzunca bir alıntı yapmakta fayda var: 'Müzede sergilenmeye değer bir nesne olarak kabul edildikten sonra, provakasyon provake edici olmaktan çıkar; tersine dönüşür. Günümüzde bir sanatçı bir soba borusunu imzalayıp sergilese, sanat piyasasını eleştirmiş değil; ona uymuş olur. Böylelikle bireysel yaratıcılık fikrini yıkmaz, onu onaylar'… Bu açıdan baktığımızda günümüzde Bienallere sergilenmesi için Ready-made gönderen bir sanatçı sistemin sürdürücüsü misyonunu üstlenirken; Paris 2006 Dada sergisinde Duschamp'ın 'meşhur' ready-made'i çeşme'yi kırmaya yeltenmiş anti-sanat teröristi Pierre Pinoncelli gerçek bir Dadacı eyleme imza atmış olur. çünkü özünden saptırılmış, isyancı kimliği bir meta'ya dönüştürülmeye girişilmiş Duschamp'ın protestosunu sürdürmenin yolu, onu piyasa kuralları içinde yinelemek değil; yıkmak olacaktır.
Özellikle 80'li yılların başında alevlenen post-modernizm tartışmalarının merkezinde de öncü sanat vardır. Ve Habermas ve Lyotard arasında geçmiş polemik bunun en bariz örneğini teşkil eder. Habermas modernite savuculunda avant garde harekete mahcupça ortaya konmuş bir eleştiri ile sahip çıkar. Lyotard ise hasmının açığını yakalayıp, klasik anlayışa karşı avant garde hareketin savunuculuğunu soyunurken; post-modernizmi de her şeyin başına yerleştirir. Polemiğe dahil olan Jameson'un konumunu nesnelci bir ara yol olarak görmek mümkündür. Jameson haklı olarak post-modenizmi egemen hale gelen çok-uluslu kapitalizmin kültürel mantığı olarak ortaya koyar. Gündeme taşıdığı Pastiche, retro, kitsch, şizofrenin hakimiyeti, fetişizm, tinselliğin çöküşü, aşırı çoşkunluk hali gibi kavramlar günümüzde hala işe yarar konumdadır. Jameson'un en dikkat çekici tespiti ise Duchamp'ı 'post-modernizmin şaşılacak jeonealojik öncüleri' arasına yerleştirmesidir.
80'lerin sonları itibarı ile Sovyet bloku ülkelerindeki ard arda çöküş, 1. Irak Savaşı, çok uluslu sermeyenin tüm küreye yayılımı, yeni iletişim teknolojileri gibi olgularla post-modern düşünce ve kültür eleştirisiz bir kabul ortamı buldu. Her alanda yayılan küresel Pazar mantığının ciddi bir yansıması da sanat alanında yaşandı. Kavramsallaşan sanat, aynı zamanda kurumsallaşmış sanattı. Sanatçının yada sanat kuramcısının profesyonel bir yöneticiye dönüştüğü ortamda, sanatın kurumlara karşı saldırgan bir ruh hali içinde bulunması beklenemezdi. Bu nesnellikte yeni isimler altında avant garde miras yeniden, yeniden üretilip durdu. Fakat tarihsel avant garde'ın amaçlarından soyutlanmış, içi boş bir forma indirgenmiş şekliyle. Devrimciliğin değil aykırılığın öne çıktığı ve herkesin aykırı olduğu ortamda; yaratıda ki aykırılık ayartıcı yada bilişsel bir misyona sahip olamadı...
Büyük söylemlerin ölümü önermesine paralel olarak, sanat ve siyasetin birlikteliği bir çeşit kabul edilemez ensest ilişki olarak sunulmaya başlandı. Solun geçmişteki elle tutulacak hali kalmamış angaje sanat söylemi her fırsatta 'öcü' olarak gündeme getirilirken; küresel kapitalizme göbekten bağlı yeni bir post-modern angaje sanat anlayışı mahcupça kabullendirilmeye çalışıldı. Artık Dada'nın yada Duchamp'ın ortaya koydukları ile yeni dönemin hakim sanat anlayışına teorik bir yaftalar bulunur oldu. Enstalasyon üzerinden gidersek egemen sanat ortamında üretilen işlerin tinsel anlamda Sürrealist obje yada mekan tasarımlarıyla bağını bulmak güçtür. Ortaya konan işler teknik anlamda benzese de Dadacı nihilizmin yada o nihilizmdeki idealist ruhun karşılığını bulmakta zordur. Yada güncel sanat ortamına sürülen politik görünümlü bir çok işin, Durumcu Enternasyonel'in devrimci pratik duruşu ile ilişkilendirmek mümkün gözükmemektedir. Sadece politik tutum ötesinde hakim anlayışa uygun olarak yapılan yerleştirme yada benzer tarzlarda işlerde bariz bir ruhsallık eksiği görülür ki ; bu da Kandinsky'ye göre sanat yapıtının özünü oluşturan bir etmenin yokluğunu işaret eder.
Tüm bu anlattıklarımız yanında, hala dünyanın önemli sanat başkentlerinde Gerçeküstücü topluluklar faaliyetlerine ve geleneğe bağlı olarak sanat üretimine devam etmektedir. Ama Sürrelist nesneler yada mekanlar tasarlanırken, hakim anlayışın popüler yaklaşımları ile aralarına sınır çekmeyi unutmadan. Bunun yanında Dada'nın radikal ruhunu hakim anlayışa eklenmeden sürdüren, gerçek anti-sanat yaklaşımı savunucuları da yer altında faaliyetlerini sürdürmektedir. Bu bireysel yada küçük 'çete' tarzı faaliyetlerin içinde anarşist yada otonom sosyalist anlayışlarla, Durumcu Enternasyonel mirasını bağdaştıran tavırlar da bulunmaktadır.
Gerek akademik uzmanlaşmış sanat anlayışına, gerekse de son dönemde egemen olmuş Kavramsalcı eğilimlere karşı tavır alarak var olan diğer önemli alternatif sanat damarı ise Street Art hareketidir. Sokak sanatçıları geleneksel çizim ile dijital kolajı; fırça ile sprey boyayı da sanat eylemi içinde yan yana getiren radikal yaklaşımlar sunarlar. Akademiye, müzeciliğe, küratörlük sistemine temelden karşı olmaları onları nesne yada tasarım üretmekten alıkoymaz. Yaptıkları işlerin mekanı caddeler, sokaklardır ve yapılan faaliyetin legal olamamasının yarattığı radikalizmi manifestolar ve dayanışma grupları ile perçinlerler. Yapılan işlerde Gerçeküstücü, Durumcu yada Dadacı bir çok kavramın bire bir hayata geçtiğini görmek şaşırtıcıdır. Banksy'nin sokakta iğdiş edip, üstünden kan gibi kırmızı boya sızdırdığı telefon kulübesi gerek estetik beğeniye hitap eder, gerekse de canlı ve tepkisel bir ruhsallık taşır. Brezilyalı Mark Jenkins'in Washington sokaklarına bıraktığı bant adam'larda yaratıcılık, sürrealist nesnelerin yarattığı tekinsizlik duygusu ile yan yana var olur. Banksy yada Jenkins gibi sokak sanatçıları egemen sistemin dışında yaratıcı, yeni sanatsal söylemler ortaya atarlar. Ve bu yapıtları görmek için Bienal yada müze etkinliklerine gerek yoktur; yolda yürürken aniden karşımıza çıkıp; bizi sarsma gücüne sahiptirler.
Sanat tarihi içinde egemen sanat formları her dönem olmuştur. Fakat bu yaklaşımlara karşı yüzeyden ve yer altı kaynaklardan beslenen tepkiler de her dönem var olmuşlardır. Günümüz dünyasındaki hakim formların öncü sanat geleneğine ait değerleri piyasa ve gösteri toplumunun işleyişi içinde kullanılmasına karşı alternatifleri öne çıkarma zamanı gelmiştir. Bilinçaltı itkileriyle barışık, kendi içinde tam'lığa ve arınmışlığa ulaşma çabası içinde olan, ütopyalara hala inanan, hayat ile ürettiği sanat formu arasında köprüler kurmak, çığlığını dünyaya duyurmak isteyen sanatçılar avant garde geleneğin içinde yada street art gibi yeni ifade biçimleriyle; dünyanın daha bir hevesli dönmesine yol açıyorlar. Belki de sanatın ölümünü ilan edenler fazlaca aceleci davrandılar. çünkü Modernist ceset, hala kıpırdıyor!.